Bilmediğini Bilmemenin Psikolojisi
Herkesin her konuda bir fikri var. Peki gerçekten ne kadar biliyoruz? Bazen bilmediğimizi söylemek, yanlış bildiğimizi kabul etmekten bile zor geliyor...

Çocukken kalabalık bir ortamda konuşulanlara dâhil olmaya çalışan birini düşünün. Büyükler kendi aralarında bir konuyu tartışırken çocuk bir anda söze karışır. “Ben de biliyorum!” der. Belki gerçekten biliyordur, belki de konuşulanlardan hiçbir şey anlamamıştır. Ancak o an için önemli olan ne bildiği değil, orada bulunduğunun fark edilmesidir. Çocuk büyür, yıllar geçer, bulunduğu ortamlar değişir. Bir zamanlar aile toplantısında kendisini göstermeye çalışan o çocuk, bugün sosyal medyada hiç bilmediği bir konuda uzun uzun yorumlar yazan bir yetişkine dönüşebilir. Çünkü insanın kabul görme ihtiyacı yaşla birlikte ortadan kalkmaz. Yalnızca kendisini gösterme biçimi değişir.
Son yıllarda sosyal medyada dikkatimi çeken davranışlardan biri de bu. İnsanlar artık yalnızca düşüncelerini paylaşmıyor, her konuda bir düşünceye sahip olmak zorundaymış gibi davranıyor. Bir doktorun açıklamasının altında tıbbi tavsiyeler verenleri, bir psikoloğun değerlendirmesine birkaç kişisel deneyimle karşı çıkanları, hayatında araştırma yapmamış olmasına rağmen bilimsel bir çalışmayı kesin ifadelerle reddedenleri görebiliyoruz. Elbette bir uzmanın söyledikleri de sorgulanabilir. Bilim zaten sorgulamayla ilerler. Ancak sorgulamakla hiçbir dayanağı olmadan karşı çıkmak aynı şey değildir.
Burada asıl merak ettiğim, insanların neden bilmedikleri bir konuda konuşma ihtiyacı hissettikleri. Acaba gerçekten bildiklerine mi inanıyorlar, yoksa sessiz kalmanın kendilerini görünmez kılacağından mı korkuyorlar?
Psikolojide bu soruya yaklaşabileceğimiz kavramlardan biri Dunning-Kruger etkisidir. David Dunning ve Justin Kruger’ın 1999 yılında yayımladıkları araştırma, belirli alanlarda düşük performans gösteren kişilerin kendi performanslarını değerlendirmekte de zorlanabildiklerini ortaya koydu. İnsan bazen bir işi doğru yapabilmek için ihtiyaç duyduğu bilgiden yoksun olduğu gibi, o işi ne kadar yanlış yaptığını anlayabilmek için gereken bilgiden de yoksun olabilir. Bununla birlikte bu etki, halk arasında anlatıldığı gibi bütün bilgisiz insanların kendilerini dâhi sandığı anlamına gelmez. Araştırmanın yorumlanması ve ölçülmesi üzerine bilimsel tartışmalar da bulunmaktadır.
Bence mesele yalnızca kişinin bilgisinin azlığı değil, kendi bilgisinin sınırlarını fark edip edememesidir.
Örneğin astrolojiye inanan bir insanı ele alalım. Burçlardan hareketle insanların karakterlerini, ilişkilerini, hatta gelecekte nasıl davranacaklarını yorumlayabiliyor. Bir süre sonra bu yorumları psikolojik değerlendirmelerle aynı düzeyde görmeye başlayabiliyor. Oysa psikoloji, insan davranışlarını bilimsel yöntemlerle inceleyen bir disiplindir. Astrolojinin kişilik ve davranışlara ilişkin iddiaları ise aynı bilimsel kanıtlarla desteklenmemektedir. Burada bir insanın neye inanıp inanmadığından çok, inandığı şeyle bilimsel olarak ortaya konulan bilgiyi birbirinden ayırabilmesi önemlidir.
İnsanların bazen gerçeği öğrenmek yerine zaten inandıkları şeyleri doğrulayan açıklamalara yöneldiğini görüyoruz. Psikolojide doğrulama yanlılığı olarak ele aldığımız bu eğilim, kişinin kendi düşüncesini destekleyen bilgileri daha kolay benimsemesine, onunla çelişen bilgileri ise göz ardı etmesine yol açabilir. Böyle bir durumda öğrenme isteği geri planda kalırken haklı çıkma arzusu öne geçebilir.
Peki, bilmediğimiz bir konuda neden kolayca “Bilmiyorum” diyemiyoruz?
Bu sorunun cevabını biraz da yetiştiğimiz çevrede aramak gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de birçok insanın çocukluğundan itibaren bilgiyle kurduğu ilişki, yalnızca öğrenmek üzerine şekillenmiyor. Bazen bilmek takdir edilmenin, bilmemek ise eleştirilmenin gerekçesi hâline geliyor. Bir babanın üniversite okuyan çocuğuna soru sorduğunu düşünelim. Çocuk sorunun cevabını bilmediğini söylediğinde “Sen nasıl üniversite okuyorsun?” tepkisiyle karşılaşabiliyor. Oysa üniversite eğitimi almak, dünyadaki bütün soruların cevabını bilmek anlamına gelmez.
Böyle tepkilerle sık karşılaşan bir insan için “Bilmiyorum” demek zamanla sıradan bir cevap olmaktan çıkabilir. Yetersiz görünmekten, küçümsenmekten veya bulunduğu toplulukta değer kaybetmekten korkabilir. Bu korku kimi zaman insanı bilmediği hâlde konuşmaya, hatta yanlış bilgi vermeye yöneltebilir.
Bilmiyorum demekten korktuğumuz kadar yalan söylemekten korksak, belki de birbirimizle çok daha sağlıklı ilişkiler kurabilirdik.
Üstelik bu durum yalnızca bilgi eksikliğiyle sınırlı değil. Bazen insan bildiği bir şeyi ifade etmekten de çekinebiliyor. Yabancı dil öğrenen birinin basit kelimelerle iletişim kurabilecekken yanlış cümle kurma endişesiyle susması buna örnek olabilir. Bir tarafta hata yapmaktan korktuğu için konuşamayan insanlar, diğer tarafta hiçbir şey bilmediği hâlde konuşmaktan çekinmeyen insanlar var. İletişimdeki sorun bazen ne kadar bildiğimizden çok, bildiklerimiz ve bilmediklerimiz karşısında nasıl davrandığımızla ilgili.
Sosyal medya ise bu davranışların daha görünür hâle geldiği bir alan. İnsanların dikkatini çekmek, tartışma başlatmak veya kendisiyle aynı düşünen kişileri bulmak için yapılan yorumlar her zaman bilgi paylaşma amacı taşımıyor. Bazen yanlış bir yorum bile yüzlerce kişinin dikkatini çekebiliyor. Çocukken “Ben de biliyorum” diyerek kendisini göstermeye çalışan insanın, yetişkinliğinde “Ben de buradayım” demesinin başka bir yolu olabiliyor bu.
Ancak burada kendimizi bu davranışların tamamen dışında görmek de başka bir yanılgıya dönüşebilir.
Ben de bir psikolog olarak yıllardır savunduğum bir düşüncenin yanlış olduğunu öğrendiğimde ilk anda bundan rahatsız olabilirim. İnsan kendi düşüncelerine emek verir, onları deneyimleriyle destekler ve zamanla benimser. Bu nedenle bir düşünceden vazgeçmek her zaman kolay değildir. Öncelikle o düşüncenin dayanaklarını yeniden araştırmak isterim. Ancak güvenilir bilimsel kanıtlar başka bir açıklamayı daha güçlü biçimde destekliyorsa düşüncemi değiştirebilmeliyim. Hatta aynı yanılgıya düşen insanlara öğrendiklerimi aktarmayı da mesleki sorumluluğumun bir parçası olarak görürüm.
İşte burada entelektüel tevazu kavramıyla karşılaşıyoruz. Entelektüel tevazu, insanın kendi bilgisinin sınırlarını tanıyabilmesi ve yanılabileceğini kabul edebilmesidir. Her söylenene inanmak, sürekli kendinden şüphe etmek veya kendi düşüncelerini değersiz görmek değildir. Gerektiğinde fikrini savunabilmek, gerektiğinde de onu yeniden değerlendirebilmektir.
Meslek hayatımda insan davranışlarını gözlemledikçe fark ettiğim şeylerden biri, insanların birbirine benzeyen deneyimler yaşasalar bile aynı şekilde düşünmedikleri ve davranmadıklarıdır. Ortak travmalarımız, korkularımız, ihtiyaçlarımız olabilir. Ancak her insanın geçmişi, yaşadıklarına yüklediği anlam ve bunlarla baş etme biçimi farklıdır. İnsan bazen ilerler, bazen geriler, bazen de daha önce aştığını düşündüğü bir sorunla yeniden karşılaşır. Bu karmaşıklık, insan davranışlarını tek bir açıklamayla değerlendirmememiz gerektiğini bana sürekli hatırlatıyor.
Belki de gerçek öğrenme, her soruya cevap verebildiğimiz noktada değil, cevap veremediğimiz sorularla karşılaştığımızda başlıyor.
Bugün bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Birkaç saniye içerisinde yüzlerce makaleye, kitaba ve uzman görüşüne erişebiliyoruz. Fakat bilgiye ulaşabilmekle onu anlamak, anlamakla da doğru değerlendirmek birbirinden farklı süreçler. İnternette bir konuyu araştırmış olmak bizi o konunun uzmanı yapmıyor. Aynı şekilde bir konuda uzman olmak da başka bütün konularda doğru düşündüğümüz anlamına gelmiyor.
Bilen insanın sürekli bildiğini ilan etmeye ihtiyacı olmadığını düşünüyorum. Gerçek bilgi, insanı her zaman sessiz yapmaz ama ne zaman konuşacağını, ne zaman dinleyeceğini ve ne zaman yeniden araştırması gerektiğini düşünmesine yardımcı olabilir.
Yazının başındaki çocuğu hatırlayalım. Kalabalığın içinde fark edilmek için ‘Ben de biliyorum’ diyordu. Yıllar geçti, çocuk büyüdü, dünya değişti. Artık herkesin konuşabileceği bir yer var. Fakat bazen o kalabalığın içinde durup insanları dinlediğimde, çocukluğumuzdan pek de uzaklaşmadığımızı düşünüyorum.
Psikolog Hüseyin ÖZYAVUZ Kimdir?
Lefke Avrupa Üniversitesi İngilizce Psikoloji Bölümü mezunudur. Mesleki çalışmalarında adli psikoloji, askerî psikoloji, bilişsel davranışçı terapi ve psikanalitik yaklaşımlar üzerine yoğunlaşmıştır.
İnsan davranışlarını bireysel, toplumsal ve psikolojik yönleriyle ele alan ÖZYAVUZ, mesleki deneyimlerini bilimsel araştırmalar ve güncel psikoloji literatürüyle birleştirmeyi önemsemektedir. Özellikle kişilik yapıları, düşünce ve davranış örüntüleri, kişilerarası ilişkiler, bilişsel süreçler ve toplumsal psikoloji üzerine çalışmalarını sürdürmektedir.
Psikolojiyi yalnızca bireysel sorunların ele alındığı bir alan olarak değil, insanın kendisini, çevresini ve içinde yaşadığı toplumu anlamasına katkı sağlayan bilimsel bir disiplin olarak değerlendirmektedir.
Mesleki yaklaşımında eleştirel düşünceyi, bilimsel sorgulamayı ve insan davranışlarını çok yönlü değerlendirmeyi esas almaktadır. Psikolojik olguları hazır kalıplarla açıklamak yerine bireyin yaşam öyküsünü, çevresel koşullarını ve toplumsal dinamikleri birlikte ele almayı önemsemektedir.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.
Giriş Yapİlginizi Çekebilir

ABD'de yeni yaşam modeli yayılıyor: Evlerin yanında kişisel tarım alanları kurulacak
ABD'de konut projelerine farklı bir anlayış getiren Agrihood modeli giderek ilgi görüyor. Tarım arazileri, meyve bahçeleri ve ortak üretim alanlarıyla tasarlanan bu yerleşimlerde sakinlerin kendi gıdalarını yetiştirmesi hedefleniyor. Tennessee'deki Armistead Agrihood projesinde ise konut inşaatlarının 2028 yılında başlaması planlanıyor.

Seçimlerde New Jersey'deki Türk Akademisyen Burçin Öğrenir'e Rekor Oy
New Jersey'deki Wayne Eğitim Kurulu için yarışan Dr. Burçin Öğrenir, seçimi kazanamadı ancak yalnızca iki aylık kampanyayla aldığı 4 bin 803 oyla dikkat çekti.

ABD Siyasetinde Dengeler Değişti: Trump, Demokratlarla Anlaşacak mı?
ABD ara seçimlerinde Kongre'nin iki kanadını da Demokratlara kaptıran Trump, seçim yenilgisini kabullenerek "rakipleriyle çalışmaya açık olduğunu" söyledi.